İstanbul’un küçük ve samimi köyü Çatalca Karacaali Köyü

Bugün gözlerimi Çatalca’ya gitmek için açıyorum. Bugünün ayrı bir önemi var. Bugün Dünya Gıda Günü. Biz de bu özel günü doğada, toprağın özünde anlamak ve kutlamak için Çatalca’nın küçük ve samimi köyüne gidiyoruz. Ve durağımız Çatalca Karacaali Köyü.

Çatalca’ya yaklaştıkça düz tarlalar, yeşillikler ve otlayan hayvancıklar karşılıyor bizi. Rüzgar gülleri yolumuzu süsleyen ayrı bir güzelliğe sahip. Hepimizin ilgisini çekiyor. Bize çocukken izlediğimiz teletabilerdeki rüzgar güllerini dolayısıyla çocukluğumuzu hatırlatıyor ve biz yine aynı heyecanı yaşıyoruz.

Evet bugün dünya gıda günü… Ve biz bu günde Çatalca’ya gidiyoruz. Neden ama? Diyor musunuz? Biz bugün Çatalca’da gıdanın toprağına, ana vatanına gidiyoruz. Doğup büyüdüğü, yetiştiği yere onun yaşam serüvenini öğreneceğiz.

Çatalca’ya bağlı olan Karacaali köyü bizi bugün misafir ediyor. Önce köydeki seraları dolaşıyoruz. Karacaali Köyünde hangi seralar var? Domates seraları, biber seraları, patlıcan seraları… Veeee çiçekler… Çiçek seralarını geziyoruz. İstanbul’da yolları süsleyen çiçeklerin ana vatanında onları ve onları ekip büyüten, her türlü bakımını yapan çiftçilerle sohbet ediyoruz.

70 yaşında toprağa, çiçeğe emek veren ninelerimizi gördük, onlarla sohbet ettik.  Dertlerini dinleyip onlara gönül vermeye çalıştık.

Seralarda yediğimiz domatesin tadını hala unutamıyoruz. Nasıl muhteşem kokuları var, nasıl muhteşem bir tadı var anlatılmaz. Domatesin yapraklarına elinizi sürseniz yeter o kokuyu hissetmek için aslında bu kokuyu almak için seranın yanına gitmek bile yeterli.

Çiçeklerin tohumdan bitkiye nasıl dönüştüğüne şahit olduk. Sulama yöntemlerinden saksı değişimlerine kadar her şeyi anlattı onlara gözleri gibi bakan abilerimiz, amcalarımız.

Seraları gezdikten sonra köyü dolaşmaya başlıyoruz. Köyün yokuş olup da yormayan yollarından ilerliyoruz. Yorulmuyoruz çünkü köyün temiz havası bizi adeta dinlendiriyor. Bu yokuşları çıktıkça en yukarı köyün tepesine varmış oluyoruz ve bu noktadan köyü seyre dalıyoruz. Yeşilliğiyle, bir ovayı andıran düzlüğüyle, temiz havayı bol bol içimize çekip gözlerimizi güzelliğe bırakıyoruz.

Eski yıkılmış evlerin sarmaşıklarla kaplanması ayrı bir gizem ve hava yaratıyor. Bu tatlı sokakların aralarından ilerlemeye devam ediyoruz. Bizleri gören teyzelerimiz nereden geldiğimizi soruyorlar ve ayaküstü kısa bir sohbet ediyoruz. Sonra tekrar yürüyüşe devam ediyoruz. Ve ilerde bir evin bahçesinde meyve ağaçları görüyoruz. Biri elma ağacı. Gidiyoruz, o bahçenin sahibini bulmaya çalışıyoruz, ama o an orada kimse yok.  Yine de dalından yeme fırsatı bulduğumuz elmalara dayanamıyoruz ve ikişer üçer tane alıyoruz. Tabii notumuzu da bırakmayı unutmuyoruz. Not mu? Evet not! Bahçedeki çamaşır ipine mandalla bir not bırakıyorum. Elmalarınızdan aldık lütfen hakkınızı helal edin diye. Kim bilir belki okudular belki de bizim Çatalca’dan ayrıldığımızda başlayan çiseye kapılıp ıslandılar. Ama oradaki komşu amcaya da haber etmeyi unutmuyoruz.  Komşusuna söylesin elmalarından aldık diye. Ah o güzel amcam da bu durum karşısında kendi bahçesine davet etmez mi bizi… Onun da elma ağaçları varmış, ziyan olmasındansa siz toplayın diyor ve yerini gösteriyor. Biz de sevinçle gidiyoruz daldan elma toplamaya. İşte bu köyün amcaları böyle de zengin gönüllü. Var olsunlar.

Elmalarımızı topladıktan sonra artık geri dönüş için köy meydanına yani başladığımız noktaya geri dönüyoruz. Oradan da ver elini İstanbul…

Paylaş
123456

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.